Kayıtlar

BERSERK ANİMESİ - GUTS KARAKTER ANALİZİ

Resim
Guts...yürekteki ince sızı, güçlü olmaya lanetler yağdırtan savaşçı ve dâhi çocuksu ruh... Dolaysızlığın ete kemiğe bürünmüş büstü!.. Hikayesi baştan sona acıyla yoğrulmuş; hüzünlenmesine dâhi izin verilecek kadar acı tarafından müsaade edilmemiş, fırtınaların en fırtınalılarından her defasında ama sapasağlam, ama yarım yamalak çıkmanın parmakla gösterileni... En tanrı inancı dipdiri olan insana dâhi "Bu dünya neden bu kadar acıyla dolu ve bir insan neden bu kadar acıyla yüzleşebiliyor!.. ("?" değil,"!". Çünkü bu, esasında sorudan öte bir serzeniş ve sitemdir)" diye sordurtan bir hayat hikayesidir Guts'ın acıklı hikayesi... Karakterin ve yaşanılan onca acı olayın kurgu olması durumu bu acı serzenişin gerçekliğini hiçbir şekilde değiştiremez. Çünkü her ne kadar kurgu dâhi olsa da, mümkün kıyısı olan ve kuvvetle muhtemel daha evvel yaşanmış, şu an yaşanıyor, yahut da gelecekte yaşanılabilecek acılardandır Guts'ın acıları... İnsanı en çok ...

Olmak mı, Yazmak mı?

Tarih boyunca bir çok düşünür, felsefe üzerine liyakatlı çabalarının sonucunda belirli bir felsefi birikime ve dâhi yetkinliğe ulaşmıştır. Bu ulaşımın sonucunda ulaştıkları farkındalıkları sistematik bir biçimde yazıya dökmüş ve bu husustaki çalışmalarını bu yolla elle tutulur bir hale getirmişlerdir. Onların seçtikleri kendini dışa vurma şekli bu olmuştur ve bunun karşılığını kimisi ünlenerek almıştır, kimisi ise ses getirememiş, yahut ölümünden bir müddet sonra anlaşılmıştır. Buraya kadar olan her şey belirli bir sistematik üzerinden ve gerektiği şekilde işlenmiştir. Hakedilmiş bir saygı, bir anlamaya çaba, üzerine kafa yorma ve gerekli görülen kısımları hayata uygulamaktır onlara vermekle yükümlü olunan borç. Ne kadar derin, ne kadar komplike ve ne kadar anlaşılması güç olduğu önemli olmaksızın onların payına düşen, yukarıda sıralanlardır.  Nietzsche ve en meşhur eseri "Böyle Buyurdu Zerdüşt" buna örnek olarak gösterilebilir. Nietzsche, bütün ömrünü Zerdüşt'ü yaratmaya...

BERSERK ANIMESI - GRİFİTH ANALİZ

Resim
Grifith, Guts gibi yitik bir ruhtur esasında. Hatta çok daha yitik... Benim gördüğüm Grifith, yeniden doğduğu güne kadar olan Grifith'tir. -Hoş, zaten ondan sonra da hep o Grifith olarak kalmaya devam etti. Yalnızca artık kendini tamamen kapattı herkese ve her şeye.- Yani doğuştan gelen bir şansı yok benim tanıdığım Grifith'in. Ulaştığı noktaya tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiş bir insan, dahası çocuktur. Kendine amaçsızlıktan delirmiş, ömrü boyunca "Neden doğdum, kimim ben? Varoluşumu anlamak istiyorum!" diyen biri. Yani Guts gibi tek amacı hayatta kalmak, ölmemek değil. Onu Guts'tan ayıran, daha öteye taşıyan esas nokta budur.  İçine doğduğu dünya vahşetle, ölümlerle, adaletsizliklerle dolu bir dünya. Ve o, bu dünya düzenine uymayı kabullenmeyecek kadar asil ve isyankar bir ruhtur!.. O zaman ki dünyanın en alt tabakasında doğmuş bir insan. En aşağılık, en zayıf olarak kabul edilen tabakadan çıkmış biri. Ama o, bu yazgıya boyun eğmeyi reddetti. Kendi...

MONSTER ANİMESİ - JOHANN LiEBERT ANALİZ

Resim
"Bakın bana! Bakın bana! İçimdeki canavar bu kadar büyüdü!.." (bari bari, kuşa kuşa, baki baki, gokun...) Bu dünyada ilk defa birini ve o birinin içsel motivasyonunu bu denli iyi anlayabildiğim için memnuniyet duydum. Johan karakteri, sanki asırlardır üzerimde kirli bir yapışkanlık gibi duran yalnızlığımı ve anlaşılmazlığımı ortadan kaldırmış gibi geldi bana. İlk defa bu duyguyu bu denli derin hissettim Johan'la...  Kimsenin hiçbir şekilde fark etmediği ve benim hayretle bunu gördüğüm ince bir ayrıntı bırakmak istiyorum Johann hakkında: İnsanlar, Johann'ın nasıl bu kadar vahşi olabildiğine anlam veremiyor. Tamam, insanları öldürmesi anlaşılabilir, ama peki ya çocukları intihara zerk etmesi?! Bunun sebebi aslında o denli basit ve o denli anlaşılabilir ki, insan hayretler içerisinde kalabiliyor. O basit sebep şu; Johann, kendisi de henüz küçücük bir çocuk gibi. Asla büyümemiş ve asla büyüyemeyecek bir çocuk Johann. Çocuklukla lanetlenmiş biri...  İnsanları ö...

12 KIZGIN ADAM Film İncelemesi

Resim
Doğru diye nitelendirdiğimiz pek çok şeyin doğruluklarının sorgulanabilirliği üzerine çok detaylıca hazırlanmış bir film 12 Kızgın Adam. Doğrunun arayışında kendimize rehber belleyebileceğimiz türden bir film olduğunu söylemek abes kaçmaz herhal. 'Doğru'cu algımızın o kadar da doğrucu olmayabileceğini bize göstermekle kalmayıp aynı zamanda kendimiz ve yaşantımız üzerine çok kapsamlı bir öz eleştiri sürecine girmemize olanak sağlaması da kuvvetle muhtemeldir. En azından, bendeki tesiri böyleydi.   Derler ki, Sokrates bir mahkemedeki kırk jüriden biri olup bir davada şüphelinin masum olduğuna dair oy veren tek insan olmuştu. Davanın sonucunda jurinin bütünü de masumiyet oyu vermesiyle şüpheli kişi suçsuz bulunmuştu. Ve Sokrates, "tek kişi de doğruyu söylese doğru, doğrudur ve geriye kalan herkes yanlışın doğru olduğunu söylese de yine de yanlış, yanlıştır." demiştir. Tıpkı filmde olduğu gibi.  Filmin esinlendiği nokta o mahkeme olayıdır. Ayrıca jurilerin ara...

AĞLAMANIN PATOLOJİSİ

"Ağlayınca geçer." Geçer mi gerçekten ağlayınca? Ağlamak gerçekten de bir şeylere çözüm olur mu? Bunu inceleyeceğiz: İnsanlar, uzunca bir süredir ağlamaya olduğundan bambaşka ve yüce anlamlar yüklemişlerdir. Her ne kadar bu yazıda atıfta bulunacağımız konu ağlamak ise de incelememizin bütün ağlama çeşitlerini kapsamadığını belirtmek istiyoruz. Öncelikle 'Ağlama' mefhumunun tek anlamının ve tek bir ağlama çeşidinin/sebebinin bulunmadığını, alt kategorilerin kendi içinde özerk ve kendine özgü olduğunu bilmemiz gerektiğini ve inceleyeceğimiz kategoriyi bir beyin ameliyatı hassasiyetiyle ayrıştırıp maddeleştirmenin konunun daha net ve anlaşılır kılınmasında büyük bir önem arz ettiğinin bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnceleyeceğimiz ağlama türü fiziksel/duygusal acı karşısında ağlama. Ağlamanın her şeklini detaylandırmak bu konu dahilinde pek bir önem arz etmiyor. Onun için direkt inceleyeceğimiz kategoriyi ele almanın daha tasarruflu olacağını düşünüyor ve buradan dev...

SIÇMANIN FELSEFESI

"Büyük fikirler, ya koşarken ya sıçarken insanın aklına gelir." Bu deyimin yaratıcısı çok ince bir noktaya değinmiştir. Toplumsal etik ve ahlak kurallarına bir ömür maruz kalmış bilincimiz, bizim atfedilen konunun özünü görmemize engel olur, -tıpkı yüzbinlerce kalıpların engel olduğu gibi. Peki, nedir burada kast edilen şey? 'Koşmak'tan başlayalım: Koşmak, en mükemmel hareket dinamiklerinden biridir. Çünkü süreğendir ve aynı yerde durmak, takılı kalmak söz konusu değildir bu devinimde. Devamlı olarak bir akış, bir değişim ve enerji döngüsü söz konusudur. Kişinin düşünceleri, bedeninden doğar. Devamlı olarak kendini bir odaya kapatan insanın (haftalarca, aylarca, yıllarca), her gün düzenli olarak gördüğü, maruz kaldığı tek şey dört duvar olduğu zaman fikirleri ve düşünceleri de aynı şekilde durağanlaşır, bilinci bir hücreye dönüşür ve o hücrenin içinde, duvarlara çarparak kendisine geri döner. Bunun sebebi hareketsizliktir. 'Düşünceler, içinde bulunulan ortamdan, ...

Yalnızlık Tiradı

Yalnızlığım, ah benim uslanmaz ıssızlığım.. Neden bu kadar vahşisin, neden bunca akıllanmaz?! Tenhalığının kaynağını kurutmak mümkün değil mi? Bu koskoca evrende, bu milyarlarca insan yığınının arasında olmama rağmen nasıl oluyor da bunca ırak, bunca tanrıtanımaz edebiliyorsun beni?...  Sen benim ecelimsin, hayatımın kaynağı sendedir. Bencilsin sen, sadece senin olayım istiyorsun. Yanımdan yöremde hiçbir silüetin olmasına müsaade etmiyorsun! Gaddar, isyankar ve de vurdumduymazsın sen... En nefret ettiğin şeydir mutluluğum, benim saf, katıksız ve de masum mutluluğum. Hani düşman olsa, hani kalbi taştan olsa, hani kafir olsa yine bir sokak hayvanına merhamet eder ya elin vahşisi; işte sen ondan betersin! Tek istediğin benim, sadece ben. Benden başka kimseyi yaklaştırmıyorsun bile yörene ve yöreme. Tek amacın kendim olmam, kirletilmemiş olmam, katıksız olmam. Neymiş, kitap yazacakmışım, kendimi bulacakmışım; hadi oradan! Palavra bunlar efendim palavra! Sadede gel. Sen, düşmanımsın b...

"OSSAN"

Ruhum; yangınlar içinde hacamat olup serin sularda doğmak için doğmuş ruhum; kavgaların hırıltılarından nefes alan a uslanmaz ruhum; muharebe meydanlarının azılı cengaveri olan gaddar ve bir kadın zerafetindeki ince parmakları olan ruhum; Merhaba!  Dilim suskun, konuşmuyorum. Sükunet hırkasını dâhi giymiyorum. Yalnızca hayret ile temaşa ediyorum.  Yaşadığımı, nefes aldığımı, soluğumun ateşler saçtığını, gözeneklerimden ter yerine irin çıktığını hissediyorum... Arınıyorum, temizleniyor, allanıp paklanıyorum. O öksüz, yetim, sahipsiz bıraktığım gözlerimin, en başından beri durgun bir şekilde çölde gezindiğini, kum yiyip tebessüm içtiğini, temaşa ettiğini, acının tatlı tebessümü ile usul usul yürüdüğünü görüyorum... Kimim ben? Yanıt yok. Neredeyim? Yanıt yok. Ne yapıyorum, neyi arıyorum?! Yanıt yine yok... Bu seyirde cevap yok, soru yok, kulaklara göre ağız, ağızlara göre kulak yok... Yalnızca derin bir sessizlik, bir sükunet hali. Burada şikayet yok, burada acı yok, burada öfke ...

Şeytanla Savaşma Zorunluluğu

Benim büyük bir bilge olmaktan, büyük bir aydınlanma yaşamaktan, yüksek bir farkındalığa ermekten başka şansım yok bu hayatta sağlam kalabilmem için. Çünkü benim en kuvvetli hasımım içimdeki şeytandır. Ve yalnızca ona üstün olarak ondan korunabilirim.  Eğer onunla ölümüne bir muharebeye girmez, etimin lime lime olmasını, kanımın oluk oluk akmasını göze almamı sağlayacak bir cesareti kendime zırh gibi kuşanmaz ve bu muharebeden muzaffer çıkmaz isem, benim, ölümünü sessizce ve boyun eğerek karşılayan bir kurbanlık koyundan hiçbir farkım kalmayacak. Ben şeytan ile savaşmayı bırakınca O da benimle savaşmayı bırakmayacak (çünkü onda bulunmayan tek şeyin adıdır merhamet.). Artık savaş diye nitelendirilen şey, bir meydan dayağına ve linç girişimine dönüşecek ve kanımın son damlasına kadar da durmayacak bu işkence.  Bu savaş, ben direniyorum diye savaştır. Keza savaş denilen bu şey, esasında bir direniş destanıdır. Ve yenildiğimde değil, direnmekten vazgeçtiğimde mağlup olmuş olacağım...

En Büyük Dost, Düşmandır.

Şu ana kadar yapılan savaşların en amansızları, sistemlerle ve fikirlerle yapılan savaşlardır. En imkansıza yakın olanlar devamlı olarak onlar olmuştur. Ne kadar güçlü ve ihtişamlı olursa olsun, düşman bir insan olduğu zaman kudretinin hafif bir meltemle savrulabilecek kadar cılız olduğu anlaşılmalıdır. Bu hafif meltem bir kurşun, ecele götüren zaman ya da gücünün ve konumunun elinden alınması olabilir.  Ama sistemler öyle değildir. Sistemler fani bir insan ömrü ile kısıtlı değildir, sistemlere kurşun işlemez, rütbesi düşürülemez, hapsedilemez. Bundan ötürü en büyük savaşlar sistemlerle yapılan savaşlar, en büyük galibiyetler sistemlere karşı elde edilen galibiyetler ve en büyük devrimler de sistemlere karşı yapılan devrimlerdir. Yani dolayısıyla en büyük fatihler, sistemlere karşı muzaffer olabilmiş fatihlerdir. Cılız bir düşman (insan) ile yapılan muharebeden galip çıkmak, cılız bir galibiyet getirir. Büyük kafaların, büyük yüreklerin talip olması gereken hasım, insanlar değil si...

Unutulmamaya Dair...

İnsanlar iki şekilde unutulmayabilir ve ölümsüzlüğe kulaç atabilir; "Ne yaptı?" ve "Kim oldu?" sorularına muhatap olarak. "Ne yaptı?" sorusuna istisnasız her insan muhatap olabilir. Çünkü bu soru dışavurumsaldır, her insanın unutulmamasını sağlayacak bir şeyler yapma potansiyeli vardır. Misalen "Romayı kim yaktı?" sorusunun muhatabı ve ayırd edici unsuru kişi değil, eylemdir. Eylem kişiden ötürü değil, kişi eylem aracılığıyla tanınır bu alanda. "Kim oldu?" sorusuna muhatap ise bizzat kişinin kendidir. Bu dışavurumsal değil, bizzat içsel bir durumdur. Eylem, kişinin vesilesiyle hatırlanır. "Dostoyevski bir çok mükemmel kitap yazdı." önermesindeki kitap objesi, yalnızca bir gereçtir. Aslolan ve atıfta bulunulan Dostoyevski'dir. Her insan yaptığıyla hatırlanabilir, ama her insan olduğu şekli ile hatırlanamaz. Bu, bir yetidir. Bu ikisinden öte olan durum da tahmin edilebildiği üzere "Kim oldu?" ve "Ne yaptı?...

"TEMBELLİĞİN HAKKI - PAUL LAFARGUE" (Kitap İncelemesi)

"Tembellik Hakkı" kitabında Paul Lafargue uygarlıkların, toplumların huzursuzluğunun büyük bir sebebinin insanların aşırı yoğun iş hayatlarından kaynaklandığını belirtiyor. İnsanlar günün 12\15\17 saatini çalışmaya ayırdıkları vakit geriye düşünecekleri, dinleneceklerini ve insan ilişkilerini geliştirecekleri zamanları kalmayacak. Bu durumda insanlar, insan olmanın anlamının sadece çalışmak, çalışmak ve çalışmak olduğunu düşünecek ve bir yerden sonra insanlığını unutup bir robot gibi hareket edecek ve kendi ruhunun derinliğinin farkına hiç varmayacaklardır. Dünyanın, tamamen çalışmak üzerine kurulu olduğunu düşünecek ve asla iç huzurlarına eremeyeceklerdir. T.S. Eliot'a göre boş zaman "kültürün temelini" oluşturur. Yani insanların boş zamanlarının olmaması demek, ortaya kültürsüz bir toplum çıkması demektir. Tıpkı bir bilgisayarın işlemcisi gibi sadece çalışan, düşünemeyen ve varoluşu irdeleyemeyen; hayatı, yemek, içmek ve çalışmaktan ibaret sanan bir toplum ...
 Doğru sözler, yanlış zamanda söylenirse yanlış sözler olurlar. Doğru zamanda söylenile...

Büyümek...

Yokuş var, aşağıdan yukarıya doğru inen bir yokuş var.... Ve bizler, o yokuşun tırmanıcıları! Yukarıya çıktıkça daha da aşağılarda bir düzeye ulaşıyoruz. Daha bir aşağılıklaşıyoruz... Dostlar, arkadaşlar, öyle cümbür cemaat kahvehane köşeleri oturuşları, öyle toprak sahalarda elbiseleri terden sırılsıklam edinceye değin bir topun peşinden anlamsızca(!) koşuşturmacalar seyrekleşmeye, akşamları saklambaç ve daha nice fuzuli hınzırlıklarla mahalleyi inletmeler pek bir uzak görünmeye başlıyor... Bir vakitler birlikte dönülen ve "İçimi çok güzel haa" denilen cigaralara tenezzül edilmemeye başlanıyor artık. Artık sorun, nasıl haytalık edileceği fikri olmuyor; küçüklerin haytalıkları sorun olmaya başlıyor. "Aha sakız parası çıktı" diye sevinilen harçlıkların yerini "Bu para bana yetmiyor, nasıl daha fazla para kazanabilirim?"ler almaya başlıyor... "Ben kimim? Bu dünyada ne işim var? Neden varım? Amacım, gayem nedir?" gibi sorular o kadar dolu dolu seriy...

Dönüştürücü Hayat

Hayatın, beni bir "para toplama makinesi" haline getirmesini asla affetmeyeceğim... Tamam, çok iyi bir makine olacağım; her zaman cilali kalacak, çarklarımı çevirdikçe dişlilerimi daha çok yağlayacak, daha bir süratle çevirmeye başlayacağım. Ancak bunu hiçbir zaman unutmayacak, hiçbir zaman affetmeyeceğim... Ey hayat! Peehh be sana! Yazıklar olsun... Çağlayanlardan daha azgın, daha çok köpüren, daha kuduran bu dizginlenemez ruhuma sen, yalnızca sen takmayı becerebildin en soğuğundan bir prangayı... Soluyor, bak bak, soluyor ruhum... Hissediyorum, ta içimden sezinliyorum ruhumun akarsuyunun kurumaya başladığını... Gittikçe ruhumun silinişinden açılan boşlukların para ile dolduğunun farkındayım... Ses edemiyorum, çığıramıyorum, haykıramıyorum! Ve ruhum, kurumaya devam ediyor... Peeh be sana hayat!..peh... 
Gerçek ve harika sözlere olacak kulakların varlığından haberdar olmak, insanı o harika sözleri söylemeye itiyor. İnsan daha bir hırsla, daha bir dört kolla sarılmak istiyor içinde bulunan kömürü elmas haline getirmeyi. Daha bir gözlerine canlılık geliyor insanın...
 Yine yürüyorum, saçlarımda huzursuzluk veren kederlerim. Dalgın bir serseri mayın gibi değil bu sefer; daha durgun. Belki bataklık...  Kulağımda çalmayan bir müziğin ahengiyle zihnimde ritim tutturmuş yürüyorum. Yol nereye gidiyor, ben nereye gidiyorum, bir yere gidiyor muyum? Bilmiyorum, yalnızca yürüyorum... Yürümekten de bıkamadım gitti; Ne zaman daralsa göğsüm, takılsa aklım bir fikre, kapaklansam ruhum üstüne, yürümeye başlıyorum. Ne keyif aldığımı sormamam elzem yürümekten. Bu durmadan, usanmadan yürümelerin bir manası olmalı muhakkak!  "Belki de yoktur. Ama başka neyim var ki yürümekten gayrı... Adım atmaktan başka kimim var ki... " .... Yaşanmışlıklarımın arasında geziniyorum; Pişmanlıklarımla karşılaşınca köşe bucak kaçıyor, hayallerimin deryasında boğulmaktan korkuyor, yüce düşüncelerimin ışığında kör olmaktan çekiniyorum... Tam bir Mayın Tarlası yani..! Ama her ne hikmetse, en çok burada, bu mayın tarlasında güvende hissediyorum kendimi; Burada hiçbir şey bana...