Kayıtlar

MONSTER ANİMESİ - JOHANN LiEBERT ANALİZ

Resim
"Bakın bana! Bakın bana! İçimdeki canavar bu kadar büyüdü!.." (bari bari, kuşa kuşa, baki baki, gokun...) Bu dünyada ilk defa birini ve o birinin içsel motivasyonunu bu denli iyi anlayabildiğim için memnuniyet duydum. Johan karakteri, sanki asırlardır üzerimde kirli bir yapışkanlık gibi duran yalnızlığımı ve anlaşılmazlığımı ortadan kaldırmış gibi geldi bana. İlk defa bu duyguyu bu denli derin hissettim Johan'la...  Kimsenin hiçbir şekilde fark etmediği ve benim hayretle bunu gördüğüm ince bir ayrıntı bırakmak istiyorum Johann hakkında: İnsanlar, Johann'ın nasıl bu kadar vahşi olabildiğine anlam veremiyor. Tamam, insanları öldürmesi anlaşılabilir, ama peki ya çocukları intihara zerk etmesi?! Bunun sebebi aslında o denli basit ve o denli anlaşılabilir ki, insan hayretler içerisinde kalabiliyor. O basit sebep şu; Johann, kendisi de henüz küçücük bir çocuk gibi. Asla büyümemiş ve asla büyüyemeyecek bir çocuk Johann. Çocuklukla lanetlenmiş biri...  İnsanları ö...

12 KIZGIN ADAM Film İncelemesi

Resim
Doğru diye nitelendirdiğimiz pek çok şeyin doğruluklarının sorgulanabilirliği üzerine çok detaylıca hazırlanmış bir film 12 Kızgın Adam. Doğrunun arayışında kendimize rehber belleyebileceğimiz türden bir film olduğunu söylemek abes kaçmaz herhal. 'Doğru'cu algımızın o kadar da doğrucu olmayabileceğini bize göstermekle kalmayıp aynı zamanda kendimiz ve yaşantımız üzerine çok kapsamlı bir öz eleştiri sürecine girmemize olanak sağlaması da kuvvetle muhtemeldir. En azından, bendeki tesiri böyleydi.   Derler ki, Sokrates bir mahkemedeki kırk jüriden biri olup bir davada şüphelinin masum olduğuna dair oy veren tek insan olmuştu. Davanın sonucunda jurinin bütünü de masumiyet oyu vermesiyle şüpheli kişi suçsuz bulunmuştu. Ve Sokrates, "tek kişi de doğruyu söylese doğru, doğrudur ve geriye kalan herkes yanlışın doğru olduğunu söylese de yine de yanlış, yanlıştır." demiştir. Tıpkı filmde olduğu gibi.  Filmin esinlendiği nokta o mahkeme olayıdır. Ayrıca jurilerin ara...

AĞLAMANIN PATOLOJİSİ

"Ağlayınca geçer." Geçer mi gerçekten ağlayınca? Ağlamak gerçekten de bir şeylere çözüm olur mu? Bunu inceleyeceğiz: İnsanlar, uzunca bir süredir ağlamaya olduğundan bambaşka ve yüce anlamlar yüklemişlerdir. Her ne kadar bu yazıda atıfta bulunacağımız konu ağlamak ise de incelememizin bütün ağlama çeşitlerini kapsamadığını belirtmek istiyoruz. Öncelikle 'Ağlama' mefhumunun tek anlamının ve tek bir ağlama çeşidinin/sebebinin bulunmadığını, alt kategorilerin kendi içinde özerk ve kendine özgü olduğunu bilmemiz gerektiğini ve inceleyeceğimiz kategoriyi bir beyin ameliyatı hassasiyetiyle ayrıştırıp maddeleştirmenin konunun daha net ve anlaşılır kılınmasında büyük bir önem arz ettiğinin bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnceleyeceğimiz ağlama türü fiziksel/duygusal acı karşısında ağlama. Ağlamanın her şeklini detaylandırmak bu konu dahilinde pek bir önem arz etmiyor. Onun için direkt inceleyeceğimiz kategoriyi ele almanın daha tasarruflu olacağını düşünüyor ve buradan dev...

SIÇMANIN FELSEFESI

"Büyük fikirler, ya koşarken ya sıçarken insanın aklına gelir." Bu deyimin yaratıcısı çok ince bir noktaya değinmiştir. Toplumsal etik ve ahlak kurallarına bir ömür maruz kalmış bilincimiz, bizim atfedilen konunun özünü görmemize engel olur, -tıpkı yüzbinlerce kalıpların engel olduğu gibi. Peki, nedir burada kast edilen şey? 'Koşmak'tan başlayalım: Koşmak, en mükemmel hareket dinamiklerinden biridir. Çünkü süreğendir ve aynı yerde durmak, takılı kalmak söz konusu değildir bu devinimde. Devamlı olarak bir akış, bir değişim ve enerji döngüsü söz konusudur. Kişinin düşünceleri, bedeninden doğar. Devamlı olarak kendini bir odaya kapatan insanın (haftalarca, aylarca, yıllarca), her gün düzenli olarak gördüğü, maruz kaldığı tek şey dört duvar olduğu zaman fikirleri ve düşünceleri de aynı şekilde durağanlaşır, bilinci bir hücreye dönüşür ve o hücrenin içinde, duvarlara çarparak kendisine geri döner. Bunun sebebi hareketsizliktir. 'Düşünceler, içinde bulunulan ortamdan, ...

Yalnızlık Tiradı

Yalnızlığım, ah benim uslanmaz ıssızlığım.. Neden bu kadar vahşisin, neden bunca akıllanmaz?! Tenhalığının kaynağını kurutmak mümkün değil mi? Bu koskoca evrende, bu milyarlarca insan yığınının arasında olmama rağmen nasıl oluyor da bunca ırak, bunca tanrıtanımaz edebiliyorsun beni?...  Sen benim ecelimsin, hayatımın kaynağı sendedir. Bencilsin sen, sadece senin olayım istiyorsun. Yanımdan yöremde hiçbir silüetin olmasına müsaade etmiyorsun! Gaddar, isyankar ve de vurdumduymazsın sen... En nefret ettiğin şeydir mutluluğum, benim saf, katıksız ve de masum mutluluğum. Hani düşman olsa, hani kalbi taştan olsa, hani kafir olsa yine bir sokak hayvanına merhamet eder ya elin vahşisi; işte sen ondan betersin! Tek istediğin benim, sadece ben. Benden başka kimseyi yaklaştırmıyorsun bile yörene ve yöreme. Tek amacın kendim olmam, kirletilmemiş olmam, katıksız olmam. Neymiş, kitap yazacakmışım, kendimi bulacakmışım; hadi oradan! Palavra bunlar efendim palavra! Sadede gel. Sen, düşmanımsın b...

"OSSAN"

Ruhum; yangınlar içinde hacamat olup serin sularda doğmak için doğmuş ruhum; kavgaların hırıltılarından nefes alan a uslanmaz ruhum; muharebe meydanlarının azılı cengaveri olan gaddar ve bir kadın zerafetindeki ince parmakları olan ruhum; Merhaba!  Dilim suskun, konuşmuyorum. Sükunet hırkasını dâhi giymiyorum. Yalnızca hayret ile temaşa ediyorum.  Yaşadığımı, nefes aldığımı, soluğumun ateşler saçtığını, gözeneklerimden ter yerine irin çıktığını hissediyorum... Arınıyorum, temizleniyor, allanıp paklanıyorum. O öksüz, yetim, sahipsiz bıraktığım gözlerimin, en başından beri durgun bir şekilde çölde gezindiğini, kum yiyip tebessüm içtiğini, temaşa ettiğini, acının tatlı tebessümü ile usul usul yürüdüğünü görüyorum... Kimim ben? Yanıt yok. Neredeyim? Yanıt yok. Ne yapıyorum, neyi arıyorum?! Yanıt yine yok... Bu seyirde cevap yok, soru yok, kulaklara göre ağız, ağızlara göre kulak yok... Yalnızca derin bir sessizlik, bir sükunet hali. Burada şikayet yok, burada acı yok, burada öfke ...

Şeytanla Savaşma Zorunluluğu

Benim büyük bir bilge olmaktan, büyük bir aydınlanma yaşamaktan, yüksek bir farkındalığa ermekten başka şansım yok bu hayatta sağlam kalabilmem için. Çünkü benim en kuvvetli hasımım içimdeki şeytandır. Ve yalnızca ona üstün olarak ondan korunabilirim.  Eğer onunla ölümüne bir muharebeye girmez, etimin lime lime olmasını, kanımın oluk oluk akmasını göze almamı sağlayacak bir cesareti kendime zırh gibi kuşanmaz ve bu muharebeden muzaffer çıkmaz isem, benim, ölümünü sessizce ve boyun eğerek karşılayan bir kurbanlık koyundan hiçbir farkım kalmayacak. Ben şeytan ile savaşmayı bırakınca O da benimle savaşmayı bırakmayacak (çünkü onda bulunmayan tek şeyin adıdır merhamet.). Artık savaş diye nitelendirilen şey, bir meydan dayağına ve linç girişimine dönüşecek ve kanımın son damlasına kadar da durmayacak bu işkence.  Bu savaş, ben direniyorum diye savaştır. Keza savaş denilen bu şey, esasında bir direniş destanıdır. Ve yenildiğimde değil, direnmekten vazgeçtiğimde mağlup olmuş olacağım...

En Büyük Dost, Düşmandır.

Şu ana kadar yapılan savaşların en amansızları, sistemlerle ve fikirlerle yapılan savaşlardır. En imkansıza yakın olanlar devamlı olarak onlar olmuştur. Ne kadar güçlü ve ihtişamlı olursa olsun, düşman bir insan olduğu zaman kudretinin hafif bir meltemle savrulabilecek kadar cılız olduğu anlaşılmalıdır. Bu hafif meltem bir kurşun, ecele götüren zaman ya da gücünün ve konumunun elinden alınması olabilir.  Ama sistemler öyle değildir. Sistemler fani bir insan ömrü ile kısıtlı değildir, sistemlere kurşun işlemez, rütbesi düşürülemez, hapsedilemez. Bundan ötürü en büyük savaşlar sistemlerle yapılan savaşlar, en büyük galibiyetler sistemlere karşı elde edilen galibiyetler ve en büyük devrimler de sistemlere karşı yapılan devrimlerdir. Yani dolayısıyla en büyük fatihler, sistemlere karşı muzaffer olabilmiş fatihlerdir. Cılız bir düşman (insan) ile yapılan muharebeden galip çıkmak, cılız bir galibiyet getirir. Büyük kafaların, büyük yüreklerin talip olması gereken hasım, insanlar değil si...

Unutulmamaya Dair...

İnsanlar iki şekilde unutulmayabilir ve ölümsüzlüğe kulaç atabilir; "Ne yaptı?" ve "Kim oldu?" sorularına muhatap olarak. "Ne yaptı?" sorusuna istisnasız her insan muhatap olabilir. Çünkü bu soru dışavurumsaldır, her insanın unutulmamasını sağlayacak bir şeyler yapma potansiyeli vardır. Misalen "Romayı kim yaktı?" sorusunun muhatabı ve ayırd edici unsuru kişi değil, eylemdir. Eylem kişiden ötürü değil, kişi eylem aracılığıyla tanınır bu alanda. "Kim oldu?" sorusuna muhatap ise bizzat kişinin kendidir. Bu dışavurumsal değil, bizzat içsel bir durumdur. Eylem, kişinin vesilesiyle hatırlanır. "Dostoyevski bir çok mükemmel kitap yazdı." önermesindeki kitap objesi, yalnızca bir gereçtir. Aslolan ve atıfta bulunulan Dostoyevski'dir. Her insan yaptığıyla hatırlanabilir, ama her insan olduğu şekli ile hatırlanamaz. Bu, bir yetidir. Bu ikisinden öte olan durum da tahmin edilebildiği üzere "Kim oldu?" ve "Ne yaptı?...

"TEMBELLİĞİN HAKKI - PAUL LAFARGUE" (Kitap İncelemesi)

"Tembellik Hakkı" kitabında Paul Lafargue uygarlıkların, toplumların huzursuzluğunun büyük bir sebebinin insanların aşırı yoğun iş hayatlarından kaynaklandığını belirtiyor. İnsanlar günün 12\15\17 saatini çalışmaya ayırdıkları vakit geriye düşünecekleri, dinleneceklerini ve insan ilişkilerini geliştirecekleri zamanları kalmayacak. Bu durumda insanlar, insan olmanın anlamının sadece çalışmak, çalışmak ve çalışmak olduğunu düşünecek ve bir yerden sonra insanlığını unutup bir robot gibi hareket edecek ve kendi ruhunun derinliğinin farkına hiç varmayacaklardır. Dünyanın, tamamen çalışmak üzerine kurulu olduğunu düşünecek ve asla iç huzurlarına eremeyeceklerdir. T.S. Eliot'a göre boş zaman "kültürün temelini" oluşturur. Yani insanların boş zamanlarının olmaması demek, ortaya kültürsüz bir toplum çıkması demektir. Tıpkı bir bilgisayarın işlemcisi gibi sadece çalışan, düşünemeyen ve varoluşu irdeleyemeyen; hayatı, yemek, içmek ve çalışmaktan ibaret sanan bir toplum ...
 Doğru sözler, yanlış zamanda söylenirse yanlış sözler olurlar. Doğru zamanda söylenile...

Büyümek...

Yokuş var, aşağıdan yukarıya doğru inen bir yokuş var.... Ve bizler, o yokuşun tırmanıcıları! Yukarıya çıktıkça daha da aşağılarda bir düzeye ulaşıyoruz. Daha bir aşağılıklaşıyoruz... Dostlar, arkadaşlar, öyle cümbür cemaat kahvehane köşeleri oturuşları, öyle toprak sahalarda elbiseleri terden sırılsıklam edinceye değin bir topun peşinden anlamsızca(!) koşuşturmacalar seyrekleşmeye, akşamları saklambaç ve daha nice fuzuli hınzırlıklarla mahalleyi inletmeler pek bir uzak görünmeye başlıyor... Bir vakitler birlikte dönülen ve "İçimi çok güzel haa" denilen cigaralara tenezzül edilmemeye başlanıyor artık. Artık sorun, nasıl haytalık edileceği fikri olmuyor; küçüklerin haytalıkları sorun olmaya başlıyor. "Aha sakız parası çıktı" diye sevinilen harçlıkların yerini "Bu para bana yetmiyor, nasıl daha fazla para kazanabilirim?"ler almaya başlıyor... "Ben kimim? Bu dünyada ne işim var? Neden varım? Amacım, gayem nedir?" gibi sorular o kadar dolu dolu seriy...

Dönüştürücü Hayat

Hayatın, beni bir "para toplama makinesi" haline getirmesini asla affetmeyeceğim... Tamam, çok iyi bir makine olacağım; her zaman cilali kalacak, çarklarımı çevirdikçe dişlilerimi daha çok yağlayacak, daha bir süratle çevirmeye başlayacağım. Ancak bunu hiçbir zaman unutmayacak, hiçbir zaman affetmeyeceğim... Ey hayat! Peehh be sana! Yazıklar olsun... Çağlayanlardan daha azgın, daha çok köpüren, daha kuduran bu dizginlenemez ruhuma sen, yalnızca sen takmayı becerebildin en soğuğundan bir prangayı... Soluyor, bak bak, soluyor ruhum... Hissediyorum, ta içimden sezinliyorum ruhumun akarsuyunun kurumaya başladığını... Gittikçe ruhumun silinişinden açılan boşlukların para ile dolduğunun farkındayım... Ses edemiyorum, çığıramıyorum, haykıramıyorum! Ve ruhum, kurumaya devam ediyor... Peeh be sana hayat!..peh... 
Gerçek ve harika sözlere olacak kulakların varlığından haberdar olmak, insanı o harika sözleri söylemeye itiyor. İnsan daha bir hırsla, daha bir dört kolla sarılmak istiyor içinde bulunan kömürü elmas haline getirmeyi. Daha bir gözlerine canlılık geliyor insanın...
 Yine yürüyorum, saçlarımda huzursuzluk veren kederlerim. Dalgın bir serseri mayın gibi değil bu sefer; daha durgun. Belki bataklık...  Kulağımda çalmayan bir müziğin ahengiyle zihnimde ritim tutturmuş yürüyorum. Yol nereye gidiyor, ben nereye gidiyorum, bir yere gidiyor muyum? Bilmiyorum, yalnızca yürüyorum... Yürümekten de bıkamadım gitti; Ne zaman daralsa göğsüm, takılsa aklım bir fikre, kapaklansam ruhum üstüne, yürümeye başlıyorum. Ne keyif aldığımı sormamam elzem yürümekten. Bu durmadan, usanmadan yürümelerin bir manası olmalı muhakkak!  "Belki de yoktur. Ama başka neyim var ki yürümekten gayrı... Adım atmaktan başka kimim var ki... " .... Yaşanmışlıklarımın arasında geziniyorum; Pişmanlıklarımla karşılaşınca köşe bucak kaçıyor, hayallerimin deryasında boğulmaktan korkuyor, yüce düşüncelerimin ışığında kör olmaktan çekiniyorum... Tam bir Mayın Tarlası yani..! Ama her ne hikmetse, en çok burada, bu mayın tarlasında güvende hissediyorum kendimi; Burada hiçbir şey bana...
 Benliğinin bütün his hararetlerinden sıyrılmak, önemsediğin her şeyin despotluğundan ( despotluk: bilakis önem vermek, aynı zamanda boyunduruğunda olmak demek; bir şeyi korumayı istemek, aynı zamanda koruyamadığında acı çekeceğinin senedini de imzalamak demektir.) kurtulmak istiyorsan eğer; hayatınla hiçbir bağıntısı olmayan insanlar (Sayısı hayal gücüne kalmış) yarat. Sen yaşarken onların hayatlarını da izle; an be an takip et onları!  Kurtuluş oradadır... 

Yol..

  Yol, yürüdü...yol, yürüdü ama yürümek nedir bilmedi... Ne adımların hatırasını taşıdı üzerinde, ne büyük büyük, kocaman adamların topuklarının çukuru vardı sırtında! Ne tatlı mı tatlı küçük masûm çocuklar kendilerine oyunlarını oynamak için çizgiler serdi ensesine.. Ne ayrılıklar, acı ve gözyaşları ile sulayıp dağladılar onu ... Ama yol, umutsuz, bezgin, yorgun, bitap düşmüş, mecali kalmayacak denli bitkin ve yüzünde yüzmilyonlarca yaşanmışlığın derin hüznü ile yürümesine devam etti.. Umutluydu belki de, belki sırf can sıkıntısından, ya da belki umutlarının gözlerinin seyrinde katledişine ve ona daha fazla azap çektirmesine dur demek içindi yürüyüşü... Ama yol, yürüyordu... Ondan gayrı kimse bilemez idi sebebini ayaksız adımlarının... O, her kesin tüm kessizliklerine rağmen yürümelerinin sebebini biliyordu, ancak kimse ona akıl erdiremiyordu, erdiremezdi! Yol yalnızdı zaten hem. Çok yalnızdı hem de... Herkesten daha çok insan gördü, tanıdı; ama kimse onu tanıyamadı, tanımak bir y...
 İnsanların sevgiyi haketmesi gerekir. Ve yalnızca hakeden kişilere sevgi verilmelidir. Aksi takdirde kimse sevilmeyi hakedecek bir insan olmak için çalışmaz... Ve sevilmeyi zaten çok az hakeden insanlık, o sevilecek azınlığı da kaybeder.. Aynısı saygı için de geçerlidir; Sevgi, hakedene; saygı daha çok hakedene... 
 Insanların büyük yanılgılarından biri de şudur; "Kendine değer vermesi gereken kişinin başkaları değil de kendisinin olması gerektiğini düşünmek."... Şöyle ki; Eğer sen kimseden değer beklemeden bizatihi kendin kendine değer verirsen diğerine nazaran daha iyidir bu. Ama bu demek olmuyor ki bu düşünce iyidir. Sadece kötünün iyisi olarak kabul edilebilir. Zira şu vardır ki; Sen kendine değer vermekten vazgeçtiğin an kendini yine değersiz hissedersin. Yani değerin bir iğne ipliğe bağlı olmuş oluyor...  Ama mesele şu ki; Senin zaten bir değerin var. Ya sen o evvelden beri var olagelen değerini kabul edersin\görürsün. Yahut da onu görmezden gelmek istersin.. Bu durumda o değerinin gittiğini asla düşünmezsin. Her zaman var olduğunu aklının bi tarafında her zaman tutarsın.. Yalnızca kendinin onu görmek istemediğini düşünür ve kendini kandırdığının farkında olursun. Hakikatin böyle olduğunu anladığında kendini kandırmaktan vazgeçtiğin an tekrardan evvelden beri var olagelen değerini...
Her şeyin manasını kaybettiği berzah sınırında raks etmek de güzeldir; gülmek, mutlu olmak, sükunu doğurmak da... Her şey ama her şey güzeldir; sen güzel olmasını dilersen...  Her şey ama her şey çirkindir; çirkinlik sana güzel gelirse eğer... Anla a biçare zannına sahip zahid! Sensin güzeli güzel eden...sensin çirkini güzel gösteren... Anla gayrı behey anlamaz; anlamak da sana kalmıştır, anlamamakta diretmek'te... Anla a canına yandığım; anlasan da umursanmazsın, anlamasan da...  Bir Sen varsın, bir de varsa başka bir Sen daha... Yoktur senden gayrısı şu cihanda; her bir suret, bilincinin yüzünün birer kavisli çizgisidir; ruhları tanıdıkça artar kırışıkların. Ve aldığın son nefesinde başlar kıyamet...  Mübarek ola...   
 Terlemiş gözlerle seyre dalmak istiyorum dünyayı. Yüreğimin sıcaklığının normalin üzerine çıkmasını ve gözlerimin, yüreğimin o bunaltıcı sıcaklığından dolayı sırılsıklam terlemesini istiyorum... Soğuk bir kentin (İstanbul mesela) ücre bir köşesindeki cılız bir ataş olarak idame ettirmesin yaşamını! Daha da harlansın... Bir çocuğun gözyaşlarına ağlasın, insanların hayvanî dürtülerinin kurbanı olmalarına ağlasın, öfke nöbeti geçirenlerin öfke nöbeti geçirmelerine ağlasın; soğuk kalplere ağlasın, donuk kalplere ağlasın, kırık kalplere de ağlasın... İnsanların bunca olan zayıflıklarına hayıflansın da bir tas teri de onun hatırına döksün isterim... En çok da korkunç insanoğlunun ta yüreğindeki o "kendini\hayatını imha etme" butonuna da, kişioğlunun bundan haberdar olmasına da ayrı ayrı terlesin isterim gözlerimin... Asıl büyük vah ki onadır çünkü ...  Kah (şiddeti, ruhumun derinliğiyle doğru orantılı olmak üzere) bir nükleer bombaya çevirip patlatmak ve kainatı tepetaklak etmek, ...
Ben bir garip, merhaba. Merhaba okuyucu! Nasılsın? Daha doğrusu; nasıl olduğunu biliyor musun? Gerçekten de biliyor musun?!. Ben mesela; bir garip. Bu kadar! Yağmur var dışarıda; kulağımı okşuyor her bir damla. Sanıyorum ki bir şeyler anlatıyor, feryat ediyorlarmış. Ama benim gibi yaşanmışlıklarının sevinci, hüznü, kederi, pişmanlıkları, ve dâhi mutlulukları ile dolup taşan bir biçare'ye ne anlatılabilir ki gayrı... Anlatılabilse dâhi, ne yer edinebilir ki gayrı hafsalamda! Oturabileceği bir divan mı bıraktım ki gelip bağdaş kurup çayını yudumlanabilsin!.. Sanıyorum ki ahmak ve bir o kadar da biçare'yim ben. Zira bu sahnede bana verilen karakterin dışına çıkabilecek, doğaçlama yapabilecek kudreti bulamıyorum kendimde... İşte o kadar zayıfım!.. Ama elbette tedavüldeki bir durumu izah etmemek, büyük bir noksanlık doğurmakla kalmayıp, bir de o durumu inkara girer; Bütün insanlar en az benim kadar zayıf olduğu için ve insanlığın tıynetinde "ego" denilen bir çıban olduğu i...
 Ego ile zayıflık doğru orantılıdır. 
Ruhunun derin dehlizlerinin önündeki bütün engellerin, benliğindir..
 Koskocaman bir dünya! Çok şaşalı bir tabir. Öyle ki insanın hayal sınırlarını zorluyor. Ama gerçekten de öyle mi? Gerçekten de tek bir tane mi bu dünya? Ve yine gerçekten de koskocaman bir dünya mı bu? Sorular sorular sorular.... Aslında cevap basit, görmek istenirse elbette; Yalnızca bir tane dünya yok; milyarlarca Dünya var. Her insan için bir Dünya mevcut...her insanın kendine, algısına göre yorumladığı bir dünya... Her insanın yarattığı ve kendini merkezine koyduğu bir Dünya... Yani denilebilir ki şu ana değin on milyarlarca dünya yaratılmıştır on milyarlarca insan tarafından...ve bu yaratım, dünyanın sonuna kadar da süregidecek. Yani denilebilir ki; "Koskocaman bir dünya!" diye bir şey yok; milyarlarca Küçük Dünya'nın toplamı olan bir Büyük Dünya vardır. Bir tane kocaman Makro Dünya, milyarlarca küçücük mikro Dünya var ve aynı yerde diye var... Bu mevzubahis Makro Dünya kimliksizdir. Belli bir karakteristik özelliği, tanımı yoktur. Çünkü çok fazla özelliği, tanımı v...

Mutlak yalnızlık:

 İn sanlar "Kıyamet hiç de korkunç değildir. Asıl korkunç olan, sadece benim kıyametten sağ kurtulmam olur. Başıma gelecek olan şey, ne kadar vahşi olursa olsun, eğer sadece benim başıma gelmezse ve diğer insanların hepsi de bundan payını alacaksa benim için sorun yoktur." diye düşünür. İçinde bulunduğunuz şehri düşünün; bomboşsa ve hiçkimseyle hiçbir ulaşım\iletişim imkanınız da yoksa! Sadece siz varsanız ve sizden başka hiçbir canlı yoksa nasıl olur? Söyleyeyim; Korkunç! Bütün zamanın, hayatın, yaşamın durduğunu ve tüm cansız nesnelerin/araç ve gereçlerin sizi izlediğini düşünmeye başlarsınız. Ve muhtemelen tek uğraşınız, insanları bulmak gayesiyle durmadan hareket etmek olacaktır. Peki tüm ülkede? Tüm kıtada? Tüm dünyada?! İyi düşünün; bu Dünya denen gezegende canlı namına sizden başka bir şey yoksa? Tek canlı varlık sizseniz nasıl olur, düşünün.. İyi düşünün... Korkunç, değil mi? Sorunlarınızı anlatabileceğiniz, konuşabileceğiniz, kızabileceğiniz; küsebileceğiniz, barışab...
 Bizim geleceğe yönelik beklentiye girmemiz, biraz da şu an ki mutluluğumuzu geleceğe ödünç vermemiz gibidir... Biz bu anı bırakıp, geleceğe yönelik düşünür ve umutlarımızı geleceğe yükler isek şu anı kaybeder ve gelecekte karşımıza çıkabilecek her sorunda o ne beklentilerle pencerelerden gözlediğimiz geleceği de kaybederiz... En sonunda ise eli boş kalmak olur kısmetimiz...   Biz, şu an'ın kötü olduğunu düşünmekten vazgeçip, her anın kendine has iyiliği olduğunun farkına varıp, bütün "şu an"larımızdaki güzellikleri bulmaya, onları görmeye odaklanalım... Böylesi bizim için daha da güzel olur...ve hem şimdi, hem de gelecekte mutluluğu, tebessümümüzü daim ederiz... Bir insan, ömrünün her anında mutlu ve güleryüz olursa artık mutluluğun bir anlamı olmaz ki hem, yanılıyor muyum? Yeri geldiğinde bu kalplere hüzün de yaraşır. O yerlerde sürünen hüzünlerimizi "nimettir" diyerek yerden kaldırıp üç defa öpüp başımıza koymak da şükürden sayılmaz mı ki? Şükredelim o vakit....
 "Geçmiş olsun" dedi yabancı. "Neden?" diye sorunca genç adam, "Vardır illa geçmesini istediğin bir sancın genç dostum. Herkesin vardır..." dedi yabancı. Genç gülümsedi. İçtendi bu gülümseme... 
 Bizler, hayatın en zorlu istikameti olan çocukluğundaki nirvanasına ulaşmak için büyümek isteyen çocuklardık... Vay ki tekerrüre girene, vay ki özüne dönmek istene..! 
 Her insan odasındaki karanlığa başkaldırabilir, ancak her insan ışığı bulup aydınlanamaz. Yalnızca karanlıkta anahtarın yerini bulmaya çalışır bazıları beyhude bir çırpınışla... bulamadıkça daha da arar, aradıkça daha bir çıkmazda hisseder kendini; daha bir karanlıklaşır oda kendisine... Bunun sonucunda kimisi ampülün anahtarını bulamayacağını düşünür ve vazgeçer, kimisi aydınlık diye bir mefhumun olmadığını iddia eder, kimisi bulsa dâhi kısık bulur ışığı; kimisi gecesini anahtarı bulmaya adar ve anahtar arayışı onun gece meşgalesi olur... Kimisi, kimisi ise bulur o anahtarı...yazgısında vardır bulmak, karanlıktan kurtulmak, aydınlığa ulaşmak çünkü.. 
  Söylenecek o kadar çok söz var ki, insan çareyi susmakta buluyor... Ancak "Konuşmak da sükunet'e dahildir" denilmiştir. Rastgele o vakit...